DOLOMİTİ DAĞ KÖYLERİ

9-14 Mart 2026

İtalya Dolomiti ‘lerinde (Sellaronda) planladığımız kayak tatili grubumuzda gelişen birkaç sakatlık nedeniyle Dolomiti çevresi köy ve kasabalarına döndü ama hiç de fena olmadı.

 

Dolomiti dağları İtalya’nın kuzeydoğusunda bulunan dağ sıraları ve Alplerin de bir parçasıdır. 2009’da dünya mirası ilan edilmiştir. “Soluk Dağlar” olarak da bilinen Dolomitler , Belluno , Bolzano , Trento , Udine ve Pordenone illerini kapsayan bir sıradağdır.Biz de bu illeri ve köylerini dolaşalım dedik.

 

İzmir den biletlerimiz Sun Express ile Münih’e olduğu için mecburen Münih’e indik . Araba kiralayıp Kuzey İtalya’ya doğru yola çıktık. Bu seyahat planlamasında AI dan epey destek aldık, ama zaman zaman elimizde haritalarla telefonsuz günlerde yaptığımız seyahatlere özlem duymadık desem yalan olur.

 

İlk hedefimiz Merano (Meran) idi. Bu amaçla havaalanından A95 Güney Garmisch yönüne doğru yola çıktık. Benim Türkiye saatiyle 19:30 da bir online sunumum olduğu için hedefe yaklaşamazsak yolda bir yerde dururuz diye düşünmüştük ki öyle oldu. Mittenwald, Seefeld , Innsbruck-Brenner yolundan gidiyorduk ama trafik kötü olunca riske atmayarak Vipiteno ‘da durduk. Burada bulduğumuz ilk otele girerek otelin restoranına toplantı düzeneğini kurdum otelin internet şifresi “internet “ ,daha uygunu olabilir miydi bir köy restoranında. TTD kadın grubunun webinarına buradan girdim ; Hotel Hubertushof ve restoranı, bu oteli hiç unutmayacağım.

Toplantı sonrası Bressano yolundan akşam kalacağımız Merano’ya vardık. Çok acıkmıştık odaya yerleşip hemen yemeğe gidelim istedik. Otelin hemen yakınında Forst Restorante Birreria adında bir tirol restoranına gittik. Yerel kıyafetli garsonların servis yaptığı yöresel bu yerde tabi ki wurst (Alman sosisi) patates ve kıtır zeytinli, stracchino peynirli risotto yedik .Tatlı çok iyi olmayan bir Apfel Strudeldi.

Otelimiz Hotel ImperialArt tek kelimeyle harikaydı ve biz White Crystal odasında kaldık her detay pırlanta renginde idi. Yan odamız ise Gold Crystal idi o da sarı olmalı diye düşündüm balkon sandalyeleri parlak sarı idi. Odamızın önünde caddeye bakan bir balkon ve balkonu neredeyse saran bir manolya ağacı vardı ve yataktan bile izleniyordu.

Sabah çok güzel ,sade ama hiçbir eksiği olmayan bir kahvaltı ile karşılaştık sonra şehirde Tappeiner yolunda nehir kenarında yürüdük , Küçük ama çok elegan bir şehir.

Otelin hemen yanında çok güzel bir balsamik sirke, zeytinyağı ve likör satan dükkan (Vom Fass) dan iki likör şişesi ve mürdüm eriği likörü aldık. Amarettolu ve Limoncellolu şekerlemelerin görüntüsü yeterdi.

Sonra yola koyulduk ilk durağımız Bolzano/Bozen idi. İtalya Avusturya sınırında Avusturya alplerinin eteklerinde almanca-italyanca konuşulan güzel bir yer burası icin ne tam italyan ne de tam avusturyalı diyebilirsiniz.  Şehirdeki Otzi Buzul adam müzesi önerilmişti. Tirol Buz Adamı olarak da anılan, MÖ 3350 ile 3105 yılları arasında yaşamış bir adamın doğal mumyası imiş ama giriş kişi başı 13 euro olunca vazgeçtik şehirde turladık .

Şehirde Piazza Walther Katedralini gördük, Piazza Erbe yiyecek pazarında yerel peynirler ve bölgeye özel Gewürtztreminer ve Pinot Bianco tattık. Batzenhaust restoranı önerilmişti ama biz peynirlerle doyduğumuz için pas geçtik.

Daha sonra Panoramik Castel Firmiano’ya çıkmak için yola girdik ama maalesef kapalıydı uzaktan gördük . Mutlaka gidin diye önerir miyim bilmiyorum.

Daha sonra Güney Tirol şarap yoluna girdik ve sağlı sollu şarap tadım yerleri arasında geçerek Lago Di Caldaro’ya indik. Üzüm bağları ve Dolomiti dağlarının arasında minik bir göl ama mevsim nedeniyle kenarındaki tüm restoran ve kafeler kapalıydı. Göl civarı ufak bir yürüyüşle konuyu bitirdik.

Sonraki durağımız Neumarkt/Egna idi.Tirol’ün korunmuş en küçük kasabası olarak geçiyor. Gerçekten iki sıra çember şeklindeki duvarlar ve arada pasajlarla çok ilginç bir yerdi ama sokakta tek tük insan vardı, bence de çok iyi korunmuştu.:))

Daha sonra Trentino bölgesine giriş yaptık. Burası İtalyanın en büyük elma üretim bölgesiymiş Her taraf şarap bağlarını andıran ama çok daha yüksek gövdeli ağaçlardan oluşan bahçelerle çevriliydi. Önce üzüm sandığımız ağaçların elma (mela) olduğunu öğrendik.

Trento şehrine geldik. İnanılmaz bir genç nüfus vardı çünkü üniversite şehri imiş. Diploma töreninden çıkıp başlarında defne taçlarıyla gülümseyen ve Neptün çeşmesinde foto çektiren gençler çok tatlıydı.

Plazza del Duomo da bir kafede lokal bir kırmızı şarap içtik. Aldığım magnette bir ayı figürü görünce araştırdık, yakında ki bir doğa parkı Alplerin en büyük boz ayı popülasyonuna ev sahipliği yapıyormuş (100 ü aşkın). Ancak son yıllarda insanlara saldırınca Trentino yönetimi ayıların saldırgan olanlarının öldürülmesine karar vermiş ve bu büyük protestolara neden olmuş .

Daha sonra Isera’ya geldik. Dağdan aşağıdaki kasabaların görüntüsü güzeldi.

Casa del Vino della Vallagarina adında bir şarap üreticisinin otelinde kaldık. Oda adları hep üzüm isimleriydi. Bizimki de Teroldego idi. Merlot ‘u tercih ederdim elbette…

Otelin restoranı çok şık duruyordu ve burada akşam yemeği düşündük ama ne yazık ki bir grup yemeği olduğu için bizi ayrı bir odaya aldılar ve onlara sunacakları menüyü önerdiler . Biz de kalktık ve 4 dakika mesafedeki Rovereto’ya gittik . Öneri olarak aldığımız Osteria PettiRosso’ya gittik Çok sıcak bir atmosferde , güler yüzlü çalışanlarla güney Tirol mutfağının en meşhur yemeği olan Canederlo (ekmek köftesi) yedik. Bayat ekmek, süt yumurta füme jambon ve peynirle hazırlanan büyük İtalyan köfteleri idi. Ardından güzel bir salatayla geyik etli Rigatoni yedik. Ve Isera bölgesinin en önemli üzümü olan Marzemino şarabını içtik. Koyu gövdeli erik tadı baskındı. Hatta bir şişe almayı ihmal etmedik.

Akşam güzel bir uyku çektik sabah da otelimizin restoranında şahane bir kahvaltı ettik ve akşamın acısını çıkardık. Burası elma üretim bölgesi olduğu için kahvaltıya indiğimizde tabaklarımızda bizi büyük birer elma bekliyordu. Elmalı yoğurt ve elma suyu ikramlarından sonra güzel bir peynir, şarküteri tabağı, croissant ve kek tabağı geldi. Mis gibi espresso ve macchiatolarla güne başladık.

Daha sonra 40 dakika yol yaparak Avio Kalesine çıktık Castello di Sabbionara, sisli bir havada manzara yine de efsaneydi. Çok iyi korunmuş ortaçağ fresklerini gördük.

Daha sonra İtalya’nın en güzel köyleri listesinde olan olağanüstü bir köye geldik. Borghetto sul Mincio, Mincio nehrinin iki yanına kurulmuş tatlı şirin su değirmenli evlerle gerçekten çok güzel bir köydü. 1393 yılında yapılan Visconti köprüsünden geçtik.

Bu köy Tortellini di Valeggio (Nodo d’amore )nin icat yeri olarak geçiyor. Bu nedenle tabi ki öğlen yemeğimiz bu oldu. Nodo d’Amore , 14. yüzyılın sonlarına dayanan bir efsaneye göre, Mincio Nehri’nin perisi Silvia ile Malco adındaki bir asker birbirlerine aşık olurlar. Ayrılırken birbirlerine, bir aşk düğümü (düğüm atılmış ipek bir mendil) hediye ederler. Bu efsaneyi onurlandırmak için, “sfogline” (makarna ustası kadınlar) çok ince, neredeyse şeffaf bir hamurla yapılan ve bir düğümü andıran tortellini üretirler. Klasik tortellinilerden farkı, hamurunun son derece ince olması ve düğüm şeklindeki görüntüsüdür. Genellikle et suyu (brodo) içinde veya tereyağı ve adaçayı (burro e salvia) ile servis edilir. Nodo d’amore bir yemekten daha fazlası, bölgenin romantik ve tarihi bir sembolüdür. Bir diğer görüşe göre Venüs’ün göbeğidir.

Bu romantizme biz de uyduk ve Nehir kıyısında lokal ev şaraplarıyla çok güzel bir keyif yaptık ve bu köyden çok üzülerek ayrıldık ve neden bir gece önce burada kalmadık diye çok hayıflandık. Bu köydeki Il Borghetto Vacanze Nei Mulıni oteli şiddetle tavsiye ediyoruz. Sırf bu otel bile buraya yeniden gelmek için iyi bir neden.

Daha sonra Gonzaga hanedanın başkenti Mantova’ya geçtik . Plazza Sordello’da Gongazo sarayının cephe silüetini hayranlıkla ve kahvemizi içerek izledik . Oturduğumuz cafe Scaravelli idi.

Bu şehre özel bademli turtasını Sbrisolona tattık bana biraz fazla şekerli geldi. Sbrisolona (veya 

torta sbrisolona), Mantova şehrine özgü, mısır unu, buğday unu ve badem ile yapılan oldukça kırılgan, bademli ve kıyır kıyır bir geleneksel İtalyan keki.

Adı “brìsa” (kırıntı) kelimesinden geliyor ve genellikle kesilmez, elle kırılarak servis edilir. 16. yüzyıla dayanan bu lezzet, yoğun tereyağı ve badem aromasıyla bilinir, sıklıkla tatlı şarap veya grappa ile tüketilir. Yine güzel bir keyif saatinden sonra yola çıktık.

Akşam konaklayacağımız Modena’ya otobandan bir saatte geldik. Airbnb yaptığımız kır evimize yerleştik. Castel Nuovo Rangone bir anne kızın işlettiği , güzel bahçeleriyle harika bir kır evi. Üst katında tavan arası bir odaya yerleştik. Tuvaletteki sabunluk dahil her yer de uğurböcekleri vardı .

Modena , Pavarotti’nin doğduğu ve son zamanlarını yaşayıp öldüğü kent. Pavarotti Konser Salonu’nda bir konser var mı diye baktık şansımıza I Virtuosi Italiani adlı bir konser çıktı. Çok hoş repertuarı olan bir konserdi.

Ev sahibemizin de yardımıyla online bilet aldık. Konser öncesi şehrin sokaklarında dolaştık. En büyük meydanı Piazza Grande’yi gezdik ve Quattro Formaccio & Ham pizzamızı birer kadeh şarapla yedik.

Sonra Modena halkıyla konsere katıldık, yaş ortalaması biraz yüksek şık hanımlar ve beylerle konseri izledik çok çok hoş bir deneyim oldu. Tiyatronun önündeki Pavarotti heykeliyle resim çektirmek benim için heyecan vericiydi. Bu arada ben kendisini çok özel severim.

Ertesi gün belki de turumuzun en güzel gününe uyandık. Programımızda birbirine çok yakın 3 müze vardı. Önce Ferrari müzesiyle başladık. Gördüğümüz tüm o muhteşem arabaların dışında Enzo Ferrari’nin çalışma masası ve kullandığı mor mürekkep ve arabaların ve koltuk kumaşlarının renk skalası beni en etkileyen şeyler olmuş olabilir. Bu arada Charles Leclerc ve Lewis Hamilton ile digital bir fotomuz oldu.

Daha önce içerdeki herşeyin kırmızı olduğunu okumuştum gerçekten de Enzo Ferrari’nin şu sözü ilginçti. “Ask a child to draw a car and he will make it red “.

Cafesinde bir espresso içip Pavarotti’nin müze evine yöneldik.

Pavarotti bu evi geri kalan zamanını Modena’da geçirmek için inşa etmiş ve inanılmaz , kendisi gibi bir ev olmuş. Büyük ama alçakgönüllü, rengarenk ama ahenkli, konforlu, renkli, huzurlu bir ev. Sarı Mutfağı çok harikaydı zaten kendisi de bu mutfakta yemek yaparmış. Çok duygulandık, aryalarını dinleyerek evi kimi zaman coşkulu kimi zaman hüzünle gezdik. Bu evle sesin arkasındaki adamı gördük.

Diana gibi ünlülerin kendisine yazdıkları mektuplar etkileyici idi. Sahneye çıkarken elinde olan beyaz mendili ve uğuru olan üzerinde taşıdığı kıvrık çiviler tuhaf duygular uyandırdı. Opera sanatçıları sahne performanslarında uğur getirdiğine inandığı için yanında bükülmüş bir çivi taşırlarmış ,bu batıl inanç, opera sanatçıları arasında yaygın olan bir uğur arayışının parçası imiş ve Pavarotti, “bükülmüş çivi” olmadan sahneye çıkmazmış.

Ayrıca LoPa olarak imzaladığı çok güzel resimleri vardı çoğunu fotolarından anımsadığım kıyafetlerine dokunabilmek çok özeldi.

Anı duvarına bir küçük not da ekledim.

Tam da bu sırada gördüğüm kırlangıç kuşu günün en güzel sürprizi oldu ve marteniçkamı Pavarotti nin bahçesindeki bahar dalına astım. Büyük mutluluk idi. Dileklerim kesin olacak.

Daha sonra evinin hemen yanında olan Europa 92 restorana gittik.

Ben bu arada bir webinara daha girdim malesef ,hafta içi ve mesai saati iş beklemez. Yemekten önce tüm masalara Gnocco Fritto denen bizim pişi ya da çiğ böreğe benzer ekmekler geliyor bir kadeh proseco eşliğinde geliyor. Yaptığım en mutlu webinar olabilir mi acaba (GINA Yönetim Kurulu). Dantelli tabaklar da İtalya’ya yakışan zarif bir ayrıntı idi.
Menüden seçimim onun adını taşıyan “Pavarotti”Maltagliati oldu ve Güney tirolün Lagrein üzümünden bir şarap içtik. Maestro konserden önce mutlaka burada makarna yermiş en çok da lazanya severmiş.

Daha sonra Modena’nın dünyaya bir diğer armağanı balsamik sirke tadımı için Giuseppe Giusti müzesi ve tadım evine gittik. Onlarca yıl yaşlanmış ve parfüm şişe gibi narin şişelerde saklanan Aseta Balsamico’ları tattık ve birkaç şişe aldık. Bakalım Urla’da hangi konuklarımızla tatmak nasip olacak.

Daha sonra San Georgio di Valpolicella kasabasında kısa bir yürüyüş yaptık. Köyde tatlı detaylar yakaladım. Her yer Valpolicella üzüm bağlarıydı ben bu üzümü çok sevmem.

Valpolicella vadisi‘ne indik ve yine bir online toplantıya katılmak için yer ararken bir şarap üreticisinin (Beneditti La Villa) tadım salonunu kullandık ve bize ikram ettikleri Amarone della Valpolicella içtik. Tabii teşekkür olarak bir şişe almayı ihmal etmedik.

Sonra yolumuz biraz uzundu. Asolo’ya iki saate geldik ve bir sporcu oteli olan Hotel Canova Sport &Relax a yerleştik. Otelimiz bisikletçi ve doğa yürüyüşçülerinin tercih ettiği sade bir sporcu oteliydi. “Yüz Ufuklu Şehir” olarak bilinen bu pitoresk kasaba, dağlık manzarası ve orta çağ dokusuyla ünlü imiş. Aynı zamanda kaliteli dağcılık ve outdoor ayakkabıları üreten dünyaca ünlü İtalyan markası Asolo’nun kökeni de buraya dayanmaktadır.

Otelimizin önerdiği bir restoranda akşam yemeği yedik yerellerin gittiği iyi bir restorandı ama biz öğlen çok yediğimiz için salata ile yetindik . Lime ve Hindistan cevizli pavlovası bana pavlova için yeni bir ilham verdi. Sonra Asolo eski şehire gittik bayıldık ve gece neden burada kalmadık diye üzüldük. Sonra bakınca buradaki 5 yıldız otelin gecesinin 300 euro olduğunu görünce o kadar da üzülmedik.

İşleten aile sabah bize güzel bir kahvaltı hazırlamıştı hele çırpılmış yumurtaları sapsarı ve efsane lezzetli idi. Belki de yumurtalarının , iklimin , doğanın güzelliğinden.

Son gün için bizi bir karar bekliyordu ya bir saat yol yapıp çocuklarla 25 yıl önce gittiğimiz Venedik ‘e gidecek ve nostalji yapacaktık , ya da Grappa tadımı için Bassano del Grappa’ya gidip sonra Münih’e geçecektik. Biz romantizmi seçtik. Yıllar sonra yeniden Venedik dedik.

San Marco meydanında Cafe Florin de harika sunumla kahvelerimizi içtik. Sonra Grand Kanal kıyısında birer kadeh buz gibi Pinot Grigio eşliğinde istiridye ve spagetti vongole yiyerek , ve suyumuzu Murano bardaklarımızla içerek yine felekten birkaç saati çaldık.

Dönüş yolunda bizi epey uzun bir yol bekliyordu Münihe kadar 5.5 saat. Mittenwald’da kalıp sabah geçebilirdik ama eski şehirde bir otel ayarlayıp bir güzel Münih akşamı yapmak istedik. Ertesi gün 13:30 İzmir uçağıyla İzmir’ imize ve Nocemize kavuşmak üzere…

Münih gecemiz de otelimiz Marian Platz ‘a çok yakın olduğu için yürüyerek bir eski şehir turu yaptık. Yerel halkın gittiği bir restorana gittik (Weissses Brauhaus ) ve 4 çeşit sosisler ve alman patates salatası yedik. Elbette buraya özel Weiss Wurst ile

Üstüne de tatlı olarak elbette Kaiserschmarrn. Viyana’da tadıp çok sevdiğimiz pancake karışımı kuru üzümlü bir tatlı.

Otelimiz 530 yıllık tarihi olan Hotel Torbrau çok kaliteli, oldukça eski ama çok konforlu idi.

Sabah FrauenKirch kilisesinde şeytanın ayak izini bulmaya gittik ve bulduk. Rivayete göre kilise inşa edilirken şeytan gelmiş ve yapılmasına engel olmak istemiş. Ama mimar hiç pencere koymayacağını söyleyerek kendisini ikna etmiş. Kilise bittiğinde şeytan gelmiş ve girişte pencere görmemiş ama iki üç adım atınca bütün pencereler görünür olmuş. Çünkü mimar pencereleri girişte görülmeyecek şekilde sütünların arkasına saklamış. Bunu farkeden şeytan yere hızlıca ayağı ile vurmuş ve bu iz oluşmuş.

Daha sonra yine otele çok yakın olan bir (merkato) pazara gittik. Yerel sebze meyveler ve şahane paskalya süsleri satılan bu markette güzel vakit geçirdik.

Yolda toplu bir köpek eğitim seansına rast gelmek günümü aydınlattı zaten Nocemi çok özledim

Ve 14 Mart Tıp Bayramı için eşimin aldığı bu güzel çiçeklerle bir selebriti gibi uçağa bindim

Bu gezide en sevdiğim otelimiz Merano daki Imperial Art, en güzel yemek Borghetto’da nehir kenarında Aşk düğümü tortellini ve en güzel şarap Bolzano’da yiyecek marketinde içtiğimiz Pinot Bianco oldu. Ama en en sevindiğim elbette Pavarotti müze evi idi.

Güzel belki biraz yorucu ama bize çok şey katan bir yolculuk oldu, sağlıkla keyifle nicelerine diyorum.

Sevgilerimle

Arzu Yorgancıoğlu

14 Mart 2026

Leave a Reply

Your email address will not be published.

Comment

Name

Email

Url